İlhan Varank


Şehit Prof. Dr. İlhan Varank hocamızla 23. Haziran 2016 Perşembe günü botemezunu.com için Begüm Pişkin, Gamze Erdem ve Fatmanur Çağlar tarafından gerçekleştirilen röportajın yazıya geçirilmiş halidir.
Röportajın yazıya geçirilmesini Begüm Pişkin, Gamze Erdem ve Fatmanur Çağlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Röportaj üzerinde düzenlemeler hocamızın arkadaşı Doç. Dr. Tufan Adıgüzel ve hocamızın öğrencisi Öğr. Gör. Mehmet Elibol tarafından gerçekleştirilmiştir.
Röportaj İlhan Varank hocamızın eşi Saadet Varank hanımdan izin alarak yayınlanmıştır.

ilhan-varank-4

Kısaca sizi tanıyabilir miyiz? Kariyerinizde hangi adımlar sizin için en önemli dönemeçler oldu?

Matematik Öğretmenliği mezunuyum. O zaman Uludağ Üniversitesi’ne bağlı olan Necati Bey Eğitim Fakültesi’nden 1994 yılında mezun oldum. Tabi onun öncesinde İstanbul’da büyüdüm. Yedikule Ortaokulu ve Şehremini Lisesi mezunuyum. Üniversite sınavına girdim ve Necati Bey Fakültesi Matematik Öğretmenliğini kazandım. 4 yılım orada geçti ve ondan sonra o dönemde hiç İstanbul’a gelmedim, akademik hayatım başladı.
Mezuniyetim Haziran’a değil Eylül ayına yetişebildiği için öğretmen olarak atamam gerçekleşmedi ve bu süreçte özel ders verdim. Akabinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurtdışına, yüksek lisans ve doktora öğrencisi gönderdiğini öğrendim. Bu süreçte benim bir araştırma görevliliği denemem olmuştu ama başarılı olamamıştım. Devamında Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınavına başvurdum. O zaman bizim alanın ismi Bilgisayar Destekli Eğitim olarak çıkmıştı. Matematik öğretmenliği mezunları, Matematik Eğitimi ve Bilgisayar Destekli Eğitim olmak üzere iki alanda başvuru yapabiliyorlardı. Bende seçenekler arasından iki tane Bilgisayar Destekli Eğitim bir tane de Matematik Eğitimi yazabiliyordum. Maksimum 8 tercih yapma hakkımız vardı ama açılan kadrolara göre ben ancak 3 tane tercih yapabildim. Sonuçlar açıklanınca Bilgisayar Destekli Eğitim’i kazandığımı öğrendim ve yurtdışında yüksek lisans ve doktora eğitim sürecim başlamış oldu. Akademik olarak bu şekilde başladım.
Alana geçiş ile alakalı neden BÖTE ya da Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi diye soracak olursanız. Tabi bu biraz şans eseri oldu. Tercihlerden bir tanesi bu olduğu için, o zaman da Eğitim Teknolojisi diye bir şey yoktu. Bilgisayar Destekli Eğitim diye bir seçenek olduğu için onu yazdım. Yurtdışına giderken “Bilgisayar Destekli eğitim nedir?” sorusu hakkında bilgisayar ile ilgili bir şeyler içerdiğini anlıyorsunuz ama tam olarak neyi ifade ettiği hiç aklımda yoktu. Tabi gittikten sonra Bilgisayar Destekli Eğitim diye bir şeyin olmadığını da anladık. Yani o kılavuzda yazılan Bilgisayar Destekli Eğitim aslında alanın gerçeğini çok fazla yansıtmıyordu. Orada bizim alanın aslında Öğretim Teknolojileri olduğunu öğrendim ve bunun detaylarını inceledim. Tabi detayları incelediğim zaman farklı şeyler karşıma çıktı.
Burada belki de söylemem gereken en önemli noktalardan bir tanesi bizim zamanımızda Matematik Öğretmenliği dediğimizde ortaokul, ilköğretim matematik, lise matematiği gibi bir ayrım da yoktu ve direkt matematik görüyordunuz. Ondan sonra ortaokula veya liseye atanabiliyordunuz. Ama yetiştirme mantalitesi olarak biz kendimizi hep matematikçi olarak gördük. Çünkü derslerimiz gerçekten çok ağırdı ve Fen-edebiyat ile karşılaştırdığımız zaman bizde birkaç tane ders eksikti. Artı olarak bizde eğitim dersleri vardı. Her sayısal ağırlıklı çalışanda olduğu gibi biz de eğitim derslerini çok sevmezdik. Dolayısıyla Matematik Öğretmenliği nosyonu veya kafasında daha fazla matematikçi olma özelliğiyle mezun olduk.
Tabi yurtdışına gittiğimiz zaman Öğretim Teknolojisinin tamamen sosyal ve psikolojiyle alakalı bir alan olduğunu gördük. Sonuçta orada bir mantalite değişikliği de geçirdik. Mantalite değiştirmek zorunda kaldık. Ondan önce kâğıt üzerinde problem, teorem çözerken diğer taraftan oraya gidince açıp Psikoloji kitaplarını okuyorsunuz. Öğrenme nedir? Motivasyon nedir? Bu gibi şeylere bakıyorsunuz. Bu süreçte zorlandık ama şunu anladık; Türkiye’nin o klasik yönlendirmeci eğitim sisteminin ne kadar kötü bir eğitim sistemi olduğunu anladık. Kendi potansiyelinizi keşfedemiyorsunuz ve neyi seveceğinizi bilemiyorsunuz. Ben kendimi hiçbir zaman sözel çalışan gözüyle görmedim. Ama oraya gidince demek ki bu işlerde yapılabiliyormuş, sözel çalışan biri de olabiliyormuşuz dedim. Benim için en önemli ders buydu.
Tabi oraya gidince karşıma farklı imkânlar da çıktı. Örneğin Bilgisayar Mühendisliğinden de yüksek lisans ve doktora yapabilirdim. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı da çok bilinçli göndermiyordu, yaptığı yönlendirmelerde çok bilinçli değildi ama ben Öğretim Teknolojilerini seçtim. Yani Bilgisayar Mühendisliğine yönelmedim ve Öğretim Teknolojilerinde kaldım. Bu şekilde biraz rastlantısal olarak ama sonuçta tabi ki alanda hoşuma gitti, sevdim. Yoksa sevmediğiniz bir işte kalmanızda çok fazla mümkün olmuyor. Devam ettim ve sonuçta doktoramı bu alanda alarak geldim. Tabi burada şöyle bir problem ile karşılaştım. Yani benim için aslında hem bir fırsat hem de bir risk oldu. Tabi çok bilinçsiz gittiğimiz için yüksek lisansta Ohio State Üniversitesi’nde başladım. Genel anlamda baktığınız zaman Ohio State Üniversitesi Amerika’da gerçekten çok iyi ve sıralamaya giren üniversitelerinden bir tanesi. Belli alanda gerçekten Amerika’da ismi duyulmuş bir üniversite. Bir de o zamanlar Amerika’da en kalabalık kampüs ve 60 bin civarında öğrencisi vardı. Futbol takımı çok büyüktü ve 102 bin kişilik stadyumu vardı. Tabi herkes bunları konuşuyordu ve gidince kampüste çok hoşuma gitti.
Orada bölümdeki hocayla da görüştük. Tabi İngilizce sıkıntımız vardı. Ben hiçbir hazırlık okumamıştım. Türkiye’den giderken sadece ODTÜ’de beş-altı ay hazırlık okumuştum. Bir de yanlış hatırlamıyorsam Amerika’da üç ay okumuştum. Gittim hocayla konuştum. Dedi ki; “Sen beni anlıyorsan bende seni anlıyorsam sıkıntı yok. Burada yüksek lisans yapabilirsiniz.” Ama gerçekte ne ben onu anlıyordum ne de o beni anlıyordu. Tabi derslere başladığımız zaman derslerimiz çok ağır geçiyordu. Hocalarımız Türk veya yabancı mısınız diye hiç bakmıyordu. Amerikalı öğrenci hangi konudan sorumluysa bizde ondan sorumluyduk. O zaman çok zorlandım ve bir de bölümümüz çok güçlü bir bölüm değildi. Üniversite’de eğitim fakültesi bir dönüşüm sürecindeydi. Özellikle bizim bölüm çok zayıf kalmıştı. Yüksek lisanstan sonra kendime; “Bu yüksek lisans bu şekildeyse devam etmem gerekiyor mu?” sorusunu sordum. Yani bırakıp Türkiye’ye dönmeyi düşünmüştüm ama bir şansımı denemeye karar verdim. O zaman da benim yüksek lisansı bitirmem tam dönem ortasına denk gelmişti. Dönem ortasına denk geldiği için başvurularda da sıkıntı vardı. Ama dört tane üniversiteye başvurdum. İki tanesinden kabul aldım. Diğer iki tanesinden kabul alamadım.
Aldığım okullardan bir tanesi de Florida State Üniversitesiydi ve genel anlamda çok iyi bir unvana sahip değildi. Daha doğrusu Florida State Üniversitesi’nin çok tanınırlığı yoktu. Tanınırlığı vardı ama farklı özellikleri ile tanınıyordu. Örneğin futbol özelliği ile tanınıyordu. Çok akademik bir üniversite olarak düşünülmüyordu. Gitmeye karar verdim ve gittiğim bölümün Amerika’nın en önemli bölümlerinden bir tanesi olduğunu gördüm. Mesela Robert M. Gagne orada hoca olarak görev yaptığını öğrendim. Ben gittiğim zaman emekli olalı beş, altı ay olmuştu. Tabi bunların hiçbirini ben bilinçli yapmıyordum. Başvurdum ve süreç böyle devam etti. Bölüm gerçekten çok iyi bir bölümdü ve hocalar gerçekten çok iyi hocalardı. Öğretim Teknolojilerinin tarihinin belli bir kısmı orada yazılıydı. Tamamen rastlantısal olarak gittim ve Florida State Üniversitesindeki eğitim benim tamamen görüşümü, perspektifimi, alanla alakalı algımı değiştirdi. Yani bu alanda bana kimliğimi kazandıran eğitim benim doktora eğitimim oldu ve bu eğitimden gerçekten çok memnun kaldım. Şu an da ne isem oradaki doktora eğitimine borçluyum. Buradan şunu söylemek istiyorum. Arkadaşlar doktora yapmak isterlerse her alanda olabilir, eğitim alanında olabilir başka alanda olabilir. Bu gözle baksınlar. Gidecekleri yeri iyi incelesinler aksi takdirde kendi açıklarını kendileri tamamlamaları gerekiyor. Alanla alakalı kariyer geçmişim bu şekilde.

ilhan-varank-3

Geçmişinize bakarak üniversiteli gençlerin üniversite zamanlarını nasıl değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu da çok önemli konulardan bir tanesi. Aslında bu sorunun Türkiye’nin gerçeklerini içeren birkaç tane boyutu var. Bir kere temel yaşam felsefemizin şu şekilde olması gerekiyor. Bizim zamanımızda ben üniversitede okurken aslında böyle bir gelenek yoktu. Üniversite öğrencisi okur, mezun olur ondan sonra iş hayatına atılır ya da ne yapacaksa yapar. Genel anlamda söylüyorum bu çok yanlış bir yaklaşım. Sadece BÖTE için söylemiyorum ve üniversite öğrencilerinin belli bir aşamadan sonra mutlaka çalışması gerektiğini düşünüyorum. Belli bir aşama dediğim belki farklı bir şehre gidiyordur, bölüme alışmak için belli bir vakte ihtiyacı vardır. Ama alıştıktan sonra, bu süreç ne kadarsa, bir yıl, bir buçuk yıl veya iki yıl, bazı bölümlerin zorluğuna göre bu değişebilir ama belli aşamadan sonra üniversite öğrencileri kesinlikle ve kesinlikle bir işte ama tercihen sevdikleri ve ileride kariyer yapabilecekleri bir işte çalışmaları gerek. Bu şu anlama gelmesin eğitim fakültesindeki öğrenci gitsin öğretmenlik yapsın, özel ders versin anlamında da söylemiyorum. Yani kendini belki de üniversitede eğitim süreci içinde daha iyi tanır. Aslında üniversite eğitim sistemimizin de en büyük handikaplarından birisi şu şekilde; Avrupa da Amerika da çok rahat bir şekilde bu gerçekleştiriliyor. Bir şekilde Türkiye’de bu sisteme geçemiyoruz. Ama bir mühendislik kariyeri düşünülüyorsa mühendislik kariyerinin ne olacağına ikinci sınıftan sonra karar verilmesi gibi bir yönteme gidilmesi gerekiyor. Birkaç özel üniversite bunu yapıyor. Ama ben şunu söylemek istiyorum. Baktığınızda eğitimde okuyorsunuz öğretmenlik size çok hitap etmiyor ve bölüm değiştirmeniz de zor. Kendiniz istediğiniz bir kariyer alanında, yani bir mesleki kariyer değilse bir inşaat mühendisi, makine mühendisi değilse, o alanda mutlaka geliştirmek için çalışılması gerektiğini özellikle ve özellikle düşünüyorum. Eğer çalışılmıyorsa bunun öğrenciler için özel bir kayıp olduğunu kesinlikle ve kesinlikle düşünüyorum.
Farklı boyutları olduğunu söylemiştim. Siz İstanbul’da okuyorsunuz ve İstanbul’da okumak bana göre diğer illerde okuyan arkadaşlara göre hayata bir iki adım ilerde başlamak anlamına geliyor. Çünkü ben 2003-2010 yılları arasında Afyon’da da Öğretim Üyeliği yaptım. Doğrusunu söylemek gerekirse orada üniversite öğrencilerinin kendi kariyerlerine yön vermek için çalışabilecekleri bir ortam görmedim. Yani bir kural olarak söylersek mutlaka öğrenciler gittikleri yere adapte olduktan sonra gözleri çalışmak için dışarıda olması gerekiyor. Tabi ki bu BÖTE öğrencileri için özel önem arz ediyor.
Alanınız itibariyle size hitap eden kariyer imkânları çok fazla. BÖTE öğrencilerinin kesinlikle ikinci sınıftan sonra hatta ikinci sınıfın birinci döneminden sonra çalışmaları gerekiyor. Dördüncü sınıfı kesinlikle çalışmadan geçirmemeleri gerekiyor. Dördüncü sınıfın ikinci dönemi zaten müfredat oldukça azalıyor ve birinci dönemde aslında çok yoğun değil. Bunu çalışarak geçirmeleri gerekiyor. Bunun faydalarını ben kendi öğrencilerimde de görüyorum. Zaten faydası iki kere iki dört. Mezuniyetten sonra iş bulma olanağı olarak da düşündüğünüz zaman mezuniyet öncesinde aktif olarak çalışan, girişken olan, bir şekilde aktivitelere-faaliyetlere katılan öğrenciler, mezuniyetten sonra çok rahat iş bulabiliyorlar. Hem de iyi yerlerde iş bulabiliyorlar. Ben bunu deneyerek gördüm.

Sizi BÖTE’ye yönlendiren sebepler nelerdi?

İlk başta söylediğim gibi biraz rastlantısal oldu. Sınava girmem, Matematik Öğretmenliği mezunu olup da karşıma iki seçeneğin sunulması, bu seçeneklerden Bilgisayar Destekli Eğitimi seçmem ve oradan Öğretim Teknolojileri alanında yüksek lisans yapmam, bunlar biraz rastlantısal oldu.
BÖTE dediğimiz zaman bu çok kez tartışılıyor. Siz de duyuyorsunuzdur, hocalarla tartışılıyor. Alanımızla alakalı BÖTE ifadesi aslında biraz garip kaçıyor. Bu soruya şöyle cevap vermek daha iyi olur. Şu anda yaptığım şeylere Öğretim Teknolojileri içinde ya da BÖTE içinde yaptığım şeylere karar vermeme benim doktoradaki eğitimim etki etti. Özellikle benim şu anda Bilgisayar Destekli Eğitim falan çok ilgimi çekmiyor ama baktığımız zaman performanstır, öğretim psikolojisidir vs. ilgimi çekiyor, şimdi bu konulara girersek çok fazla uzayabilir. Bu bana tamamen doktora eğitimimden geçen bir özellik diyeyim.
BÖTE’yi tartışmak gerekiyor. Öğrencilerin büyük resimdeki BÖTE’nin yerini mutlaka görmesi gerekiyor. Büyük resimdeki yerini görürseniz perspektifiniz de genişliyor. Yapabileceğiniz, daha doğrusu alanda sizi bekleyen imkânlarda oldukça gün yüzüne çıkıyor. Kapasitenizi de değerlendirebiliyorsunuz. Dolayısıyla ben BÖTE’yi kendim seçmedim. Kendimi de biraz aslında Öğretim Psikoloğu artı Öğretim Teknoloğu olarak görüyorum. Bunlar tamamen bizdeki BÖTE algısının tersine sözel alanlar ve sayısal alanlar değil.
Örneğin ben yazılımdan anlamam. Benim yazılımdan anlamam şuna dayanıyor. Bilgisayarla ilk karşılaşmam, liseye giderken babam bize bir bilgisayar almıştı. O zamanlar Basic vardı ve beni Basic kursuna göndermişti. O zaman Basic de yapamadığım program yoktu, hemen hemen her şeyi yapabiliyordum. Bilgisayarla alakalı geçmişim ona dayanıyor. Onun haricinde bir de biz üniversite okurken Fortran ve Basic programlama dilleri gösteriyorlardı. Onun haricinde bilgisayarla alakalı herhangi bir formal ilişkim olmadı. Bilgisayarla alakalı bildiğim şeylerin tamamını kendim oturarak, Youtube izleyerek, kitaplar alarak öğrendim. Bilgisayarla da çok fazla ilişkim yok ve zaten bilgisayar derslerine de girmiyorum.

ilhan-varank-1

Lisans okurken yurtdışında yüksek lisans ve doktora yapmaya karar verenlerin neler yapması gerekir?

Bu tabi ki çok önemli bir noktalardan bir tanesi. Burada öğrencilerin kontrol edebildikleri ve kontrol edemedikleri kısımlar var. Söyleyeceğim şeyler bazılarını kızdırabilir, bazı üniversiteleri gücendirebilir ama söyleme ihtiyacı hissediyorum. Birincisi okuduğunuz ortamın vizyonu ile alakalı bir durum ve size bu vizyonu okuduğunuz üniversitenin ve hocalarınızın kazandırması gerekiyor. Bunu niye söylüyorum? Vizyonu erken kazandığınız zaman dördüncü sınıfa gelinceye kadar zaten kendinizi bir şekilde hazırlamış oluyorsunuz. Ama siz dördüncü sınıfta ben böyle bir şey yapayım derseniz. Bunun hem size mali külfeti fazla olur hem de üzerinize çok fazla psikolojik yük bindirir. Ne söylemek ne demek istiyorum? Birincisi İngilizce probleminizi aşmanız gerekiyor. Ben gittiğim zaman İngilizce problemimi aşmamıştım. Ama benim imkânım neydi? Milli Eğitim bana burs veriyordu. Burada dil kursu alma imkânını gördüm ve ODTÜ’de aldım. Yurtdışında dil kursu alma imkânı gördüm. Bakın bütün bunlara nazaran ben hep arkadaşlara da söylerim. Bir gün derse girdim hoca bana bir soru sordu. Ne soru sorduğunu anlamadım. Yanımda Malezyalı bir kadın vardı. O bana hocanın ne soru sorduğunu açıkladı. Tabi ben cevabını veremedim. Ondan sonra ben bir seneden fazla sınıfta hiç konuşmadım. Bu örneği niye veriyorum size? Bakın yani yoğun bir İngilizce eğitimi gördük. Haftada beş gün, günde altı, yedi saat ODTÜ’ de gördüm ve Amerika’da da gördük günde beş, altı saat. Akademik bir kariyer düşünüyorsanız, gittiğiniz üniversiteyle alakalı da yoğun bir akademik program içerisine gireceksiniz. Tonlarca kitap okumanız gerekiyor. Sınıflarda tamamen tartışma yapıyorsunuz. Amerika’da ki eğitim sisteminde bizdeki gibi hoca gelip ders anlatmıyor. Öğrencilerin bayağı bir tartışması gerekiyor. Çok yoğun bir İngilizce bilgisi gerektiriyor. Bunu ben ancak iki senede kazanabildim. Sizin en büyük handikabınız bu olacak.
Bir başka nokta gittiğiniz yerde sisteme alışmanız gerekiyor. Amerika sistemi biraz rekabetçi bir sistem ama doğrusunu söylemek gerekirse bizden daha kolay. Biraz oturup efor sarf ettiğiniz zaman hocalar hakkınızı veriyorlar. Bir ürün üretiyorsanız hoca buna kıymet veriyor. Geçme kalma sıkıntınız olmuyor ama oradaki temel nokta sınav değil, o eğitim-öğretim sürecini 15 hafta boyunca sizin gösterdiğiniz performans. Tabi bunlar öğrenme kültürüyle alakalı.
Dolayısıyla benim arkadaşlara tavsiyem çok önceden karar verip buna kendinizi hazırlayın. İngilizcenizi belli bir seviyeye getirin. Ondan sonra kendine has kuralları var. Amerika’nın, İngiltere’nin kendine has kuralları var. Örneğin TOEFL gibi. Avrupa’nın da çok iyi bir eğitim sistemine sahip olduğunu düşünüyorum. Özellikle kuzey ülkeleri Almanya, Fransa, Norveç, İsveç buraları da düşünebilirsiniz. Buralara gittiğiniz zaman şöyle bir avantajınız olur. Onlarında İngilizceleri iyi ama onlarında ikinci dili oldukları için en azından rekabet edebilirsiniz. Bunları düşünebilirler. Ama kendinizi bir iki sene öncesinden mutlaka ve mutlaka hazırlamanız gerekiyor. Ve kesinlikle yurtdışında okumanızı, orada belli bir süre kalmanızı tavsiye ediyorum. Hem kariyerinizi hem de perspektifinizi genişletmek olarak bütün alanlara tavsiye ediyorum. Özellikle BÖTEcilere de tavsiye ediyorum.

ilhan-varank-2

Çalıştığınız bölüm olan BÖTE hakkında bilgi verebilir misiniz?

Öncelikle şu büyük resmi görmeniz gerek arkadaşlar. Eğitim Teknolojilerinin çıkış noktası Öğrenme Psikolojisidir. Bugün alanla alakalı mesela Gagne’ye bakın Öğrenme Psikoloğuydu. Aslında Öğrenme Teknolojisi diye bir konsept ortaya çıkmadı. Birçok önemli kişinin temelin de Eğitim Psikolojisi vardır. Onunda bir öncesi Davranış Psikolojisi/Davranış Bilimleri, bu da biliyorsunuz derslerinizde görmüşünüzdür Pavlov’a dayanır. Asıl dağılma Davranış Psikolojisinden sonra olmuş ve Öğrenme Psikoloji ortaya çıkmıştır. Şu anda çok fazla kullanılmayan Endüstriyel Psikolojisi dediğimiz bir şey var o da ortaya çıkmıştır. Ama burada söylediğimiz temel olay şu. Bu tanımı kullanmıyoruz ama Davranış Psikolojisi insanların davranışlarını inceler, peki daha önceden yapmayıp daha sonradan kazandığı davranışları nasıl kazanmıştır? Mesela Öğrenme Psikolojisi, öğrenmeyle davranış kazanmayı ilişkilendirilmiştir. Endüstriyel Psikolojisi, çalışanların iş ortamındaki davranışlarını inceler. Mesela Gelişim Psikolojisi var. Gelişim Psikolojisi de biyolojik gelişmeyle alakalı insan davranışlarını inceler. Sonuçta bizim temelimiz Davranış Psikolojisi, ondan sonra öğrenme psikolojisi, ondan sonra artık bakıyorsunuz kendi perspektiflerine göre alt alanlara bölünmüş.
Ben bununla alakalı bir soruyu doktorada bir hocaya sormuştum. Araştırma yöntemleri dersi alıyorduk. Eğitim Teknolojisi, bilgisayar vs. gibi bir sürü terminolojiyle karşılaşıyorduk. Ama bizim yaptığımız çalışmalarda, bir değişkenimiz vardı. Bu değişkenin, insanın öğrenmesine, performansına etkisini ölçüyorduk. Ama bunlar baktığın zaman pür psikometrik değişkenler, insanların psikolojik özellikleri ve bilgisayar işin içine çok az giriyor. Ben hocaya sormuştum. “Biz neden teknolojiyi çok fazla kullanmıyoruz?”. O bana şu cevabı vermişti. Yani bizim asıl noktamız öğrenmenin sonucunda insanda davranış değişikliği nasıl meydana geliyor? Teknoloji bu işin farklı bir boyutu, işin içine bilgisayar girdiği zaman nasıl değişir? Bilgisayardaki ekranın rengi değiştiğinde nasıl öğrenmeye etki eder? Vs. birçok örnek verebiliriz. Dolayısıyla bizim alanımızın temeli psikolojidir. Biz öğrenme ile ilgileniyoruz sonuçta bizim vardığımız nokta, kullandığımız araçlar, öğrenmeyi beraberinde getiriyor mu getirmiyor mu daha doğrusu davranış değiştiriyor mu değiştirmiyor mu? Şimdi bu anlamda baktığımız zaman bizim bu psikoloji yönümüzün gerçekten güçlü olması gerekiyor. Teknolojiyi bizim için, burada belli seviyedeki bir araç olarak algılamamız gerekiyor. Sizde zaten tecrübe ediyorsunuzdur. Yani her dönem moda olan teknoloji değişiyor. Tablet geliyor, Web2.0 geliyor, ondan önce bilgisayardı. Belki bundan sonra Virtual Reality gelmeye başladı. Cep telefonları üzerinde bu 3 boyutlu gözlükleri takıyorsunuz, bunlar değişecek ama unutmamamız gereken, bizim çıktımız öğrenmedir. Başka bir şey değil. Bu mantaliteyi öğrencilere biraz daha fazla verirsek teknolojiyi nasıl kullanacaklarını daha iyi öğrenebilirler.
Bunun zıttı ne? “Neden eğitim yazılımı tasarlatmıyoruz?”. Tamam, eğitim yazılımı tasarla da ki zaten bugün eğitim yazılımı diye bir konsept kalmadı. Ben yüksek lisans yaparken bizim üniversitede eğitim yazılımı kütüphanesi vardı. Piyasaya çıkan bütün CD’ler oraya geliyordu. CD’yi bilgisayara koyuyordunuz. Açıyordunuz. Bunlar Flash Tabanlı Eğitimler. Artık tek başına Flash Tabanlı bir eğitim de kalmadı. Beş sene önce vardı. Şimdi siz Flash tabanlı eğitime yoğunlaşırsanız, yazılıma yoğunlaşırsanız, büyük resmi kaçırmış olursunuz. Ben şunu kabul ediyorum. Bizden mezun olan öğrenciler ister yazılımcı olsunlar veya grafik tasarımcısı olsunlar, o becerilerini o kariyere yönlendirsinler. Buna bir şey demek istemiyorum ama BÖTE dediğimiz şey aslında Öğretim Teknolojileridir. Bunun çıkışı tamamen psikolojidir. Bizim amacımız daha iyi bir eğitim vermek. Dolayısıyla sizde derslerinizde, projelerinizi yaparken, uzaktan eğitim olabilir, öğretim tasarımı olabilir. Son yıllarda bizim alan eşittir Öğretim Tasarımı. Belki bu ileriye yönelik yavaş yavaş değişecektir. Ama siz mezun olurken öğretim tasarımını mutlaka kavramanız gerekiyor. Öğretim Teknoloğu eşittir Öğretim Tasarımcısı eşittir BÖTE mezunu. Ama söylediğim gibi yüzde yüz katılmasam da genel çerçeve olarak bunu mutlaka böyle düşünmeniz gerekiyor. Böyle düşünürseniz, mesela akademide bu, bankaların akademilerinde çalışırsanız veya uzaktan eğitim kurumlarında çalışırken bu mantalite ile yaklaşmak size çok faydalı olacaktır.
Müfredatımızda biz Bilgisayar Öğretmeni yetiştiriyoruz. MEB’de böyle görüyor, YÖK’te böyle görüyor. Allah’tan özel okulların bir kısmı böyle görmüyor. Bankaların ve kurumların akademileri de böyle görmüyor. Büyük firmaların kendi iç akademisi var. Bunlarda Allah’tan böyle görmüyorlar ki biz size farklı örnekler verelim. Ben şunu söyleyeyim, benim ile beraber doktoradan mezun olan arkadaşlarımın birçoğu akademik hayata geçmedi. Amerikan ordusunda Öğretim Teknoloğu olarak çalışan var. Bu askeri eğitimleri işte silah sistemleri eğitimi, onları rütbeli subaylar yapıyor. Onun haricinde firmalarda şirketlerde çalışanlar var. Bizden mezun olup Amerika’nın posta şirketinde çalışan var. Tam olarak firma içi eğitimleri yapan kişiler, zaten yabancı kitaplara baktığınız zaman bunları rahat bir şekilde göreceksiniz.
Tabi bu bağlamda bizimde müfredatımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. Bugün ki müfredatımız aslında benim bu söylediğim yaklaşımın yüzde yetmişini karşılıyor ama öğrencileri piyasaya hazırlayabilmek için müfredatımızda birkaç tane daha önemli değişiklik yapılması gerekiyor. Yani normal bir öğretmenlik için sıkıntı yok. Öğretmen olduğunuz zaman özellikle Milli Eğitim de sizden çok fazla talep olmuyor. Ama firmalara gittiğiniz zaman sizden şu anlamda da size talep geliyor. Belki akademide çalışan arkadaşlar da kızacak buna ama akademilerdekiler de ne yaptıklarını çok bilmiyorlar. Çünkü bu akademi kavramı da bizde çok yeni. Dolayısıyla BÖTE mezunlarının da o akademilerde yönlendirici, yön verici, vizyon çizici bir pozisyonda olması gerekiyor. Onun için müfredatımızda ufak tefek değişiklikler yapmamız gerekiyor. Buna bir örnek şöyle veririm. Şu örnek benim için önemli. Gidiyorsunuz. X firmasının akademisinde çalışıyorsunuz. Orada da büyük resim şu. Siz akademi diye ne iş yapıyorsunuz? Siz akademi de eğitim yapıyorsunuz. Eğitim üretiyorsunuz. Kime veriyorsunuz bu eğitimi? Ya firma çalışanlarına ya da müşterilerinize veriyorsunuzdur. Akademilerde genelde firma çalışanları söz konusu. Bunu firma çalışanlarına neden veriyorsunuz? Burada tabi ipin ucu biraz kopuyor. Adam düşünemiyor. Bir sonraki basamağı düşünemiyor. Adam bu işe yeni başlıyor. Dolayısıyla bu eğitimi vermemiz gerekiyor. Tamam, güzel. Bu eğitimi verdin. Eğitimi verdikten sonra ne olacak? İşte bundan sonrasını akademiler planlayamıyorlar. Ya da görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Biraz da sıkıntılı bir durum. Bu eğitimi niye veriyorsunuz? Çalışan daha iyi çalışsın diye. Çalışan daha iyi çalışınca ne olacak? Firma yaptığı işi daha iyi yapacak. Yaptığı işi daha iyi yaparsa ne olacak? Bunun maddi ve manevi kazançları olacak. Yani burada benim söylemek istediğim, siz ticari hayata gittiğiniz zaman akademilere gittiğiniz zaman tamamen eğitimci olarak bir fonksiyonunuz yok. Siz o firmanın vizyonuna misyonuna katkı sağlayacak şekilde bir fonksiyon sergiliyorsunuz. Yani banka akademilerinde müşterinin karşısına geçip müşteriyi etkileyecek çalışanlar yetiştirmeniz gerekiyor ki daha çok kredi kartı satsın daha iyi kredi versin vs. Mesela çoğu büyük firmaların akademisi var. Siz niye eğitim görüyorsunuz? Müşteriye daha iyi satış yapabilecek satış temsilcilerini eğitmek için. Dolayısıyla burada bizim öğrencilerimizin bir işletme yönetiminden, vizyon-misyon nasıl yazılır, bunun eğitim ve öğretim sürecindeki yeri ne olabilir? Bunları öğretmemiz gerekiyor ama bizde böyle bir şey yok. Ticari hayatta planlama nasıl yapılır gibi birçok boyutu var. Hatta ben şu taraftarıyım. Birazda ekonomi ile ilgili derslerin alınması gerekiyor. Ama şu var İktisadi İdari Bilimleri Fakültelerindeki İşletme bölümlerinde davranış psikolojisi var. Onlar bunu bayağı sahiplenmişler. Ama bizde bu yok. Bizde BÖTElerde mutlaka ve mutlaka stratejik yönetim ile alakalı derslerin olması gerekiyor. Buna da biraz daha zaman olduğunu düşünüyorum.

ilhan-varank

BÖTE bölümünün hak ettiği değeri alabilmesi için neler yapılmalıdır?

Şu aşamada biz okulda müfredat değiştirelim, ondan sonra öğrencilere farklı eğitim verelim, hak ettiği değeri bir anda alsın gibi bir çözüm yok.
Benim kafamdaki çözüm aslında iki şeye ihtiyacımız var birincisi biraz zamana ihtiyacımız var. Amerika’ya da baktığınız zaman aslında bizdeki tren’e benzer bir tren. Ama o trende yine bu söylediklerime bazı arkadaşlar kızabilir ama şimdi bakıyorsunuz bir firmanın akademisinde çalışıyorsunuz. Sizin yöneticileriniz farklı alanlardan gelmiş, o şirkette 15 yıl çalışmış ondan sonra sizin başınıza gelmiş. Rezonans problemi yaşıyorsunuz orada. Sizin anlatmak istediğiniz, BÖTEcinin anlatmak istediği şey ile o arkadaşın anladığı şeyler farklı oluyor. Çünkü siz oraya tamamen eğitim-öğretim oryantasyonu ile gittiniz. O arkadaşlar farklı perspektifler ile gitmiş. Burada BÖTEcilere ben şunu söylemek istiyorum. Piyasada daha fazla iş bulup kendilerini göstermesi gerekiyor ki biraz daha bilinirliği artması gerekiyor. Bu tren yavaş yavaş ilerliyor aslında. Amerika’da da aynı şey söz konusuydu. Bir Kimya şirketinin eğitim departmanın da mühendisler çalışıyordu. Bu mühendislerde eğitim-öğretim nosyonu olmadığı için belli sıkıntılar yaşanıyordu. Hizmet içi verilen eğitimlerin ne kadar geri dönüşümlerinin olup olmadığıyla alakalı akademik verilerde var. Durum çok parlak değil. Bir de şöyle bir tartışma oldu. Amerika’da BÖTE diye bir lisans programı yok. Öğretim Teknolojisi diye bir lisans programı yok. Bu da ayrı tartışılması gerekiyor. Şimdi böyle olması gerekiyor, biraz zaman lazım.
İkincisi, BÖTElilerin kendilerini biraz daha piyasaya tanıtmak veya duyurmak için STK dediğimiz yapılanmaya gitmesi gerekiyor. Hani bugün birkaç tane STK var ama ben sırf BÖTEcilerin oluşturduğu, BÖTE’nin ne yapabildiğini piyasaya gösteren mutlaka birkaç tane STK’nın olması gerektiğini düşünüyorum. Zaman bu işin yüzde ellisi ise STK kısmı da yüzde ellisinin olduğunu düşünüyorum. Yoksa bunun müfredatla, daha iyi eğitim vermeyle çok fazla ilişkisinin olduğunu düşünmüyorum.

 

Öğretmenlikten farklı alternatif çalışma alanlarınız var. Bu alanlarla alakalı avantaj veya dezavantaj olarak neler söyleyebilirsiniz?

Benim şahsi fikrime göre bu avantajdır. Ama benim şahsi fikrim şu felsefeden geliyor. İnsanları zorla bir eğitim kanalına sokup o eğitim kanalından mezun etmek, yani nedir? BÖTE’ye girdin, BÖTE ’den mezun oldun, makine mühendisliğine girdin, makine mühendisliğinden mezun olacaksın. Bunun yanlış olduğu zaten alenen belli. Bunu niye söylüyorum? Bunu aslında şunun için söylüyorum. Tabi Türkiye’de ki araştırmaları bilmiyorum ama Amerika’ da yapılan araştırmalarda insanlar belli dönemlerde çok ciddi kariyer değişikliklerine gidiyorlar. Yani toplam bir iş değişikliğine gidiyor. Bir alandan diğer bir alana geçiyor. Amerikan sistemi buna eğitimle destek verdiği için kariyer değişikliğinde bir sıkıntı yaşanmıyor. Adam tekrar üniversiteye dönüp eğitim alabiliyor. Yüksek lisans ile açığını kapatabiliyor. Dolayısıyla bizde mutlaka bunun olması gerekiyor. Eğitim fakültesine öğretmen nosyonuyla giriyorsanız buna başta karar verilmemesi gerekiyor. Sizin karar vermeniz gerekiyor. Bunun öğrenciler tarafından talep edilmesi gerekiyor. Öğrencilerin bunu gündeme getirmesi gerekiyor. Yandal, Çift Anadal bunları mutlaka talep etmesi gerekiyor. Dolayısıyla ben kariyer değişikliklerine pozitif bakıyorum. Arkadaşlarda bu şekilde kariyer değişikliğine gitmek istiyorlarsa bence kariyerlerini olumlu bir şekilde çizebilirler. Burada ne demek istiyorum işte bizim klasik alanımıza baktığımızda yazılımcı olmak istiyorsa yazılımcı olsun. Ama bilsin ki öğretim teknolojisi ile yazılımın ilişkisi çok zayıf. Grafik tasarımı ile yazılımın yani öğretim teknolojisinin ilişkisi zayıf. Yani burada çok büyük bağ kurmamak gerekiyor. Kendini ona göre yetiştirmesi gerekiyor. Bir de benim tabi ki gözlemlerim, yazılım kariyerini seçen arkadaşların birçoğu zaten meslek lisesinden gelmiş, alt yapısı olan arkadaşlar oluyor. Buraya Anadolu Lisesi veya meslek lisesi olmayan liseden gelip de kariyerini yazılıma yönlendiren veya grafik tasarımına yönlendiren arkadaş sayısının bir elin parmaklarını geçtiğini görmedim. Yani böyle bir gerçek var. Eğitim öğretim sürecinde karar verip kendinizi o şekilde yönlendirmeniz gerekiyor.

Kendimizi yetiştirirken daha çok ihtiyaç saptayıp, “Bu alanda ihtiyaç var mı? Kendimi bu alanda geliştirmeli miyim?” mi demeliyiz yoksa bazı yeteneklerimiz ya da ilgi alanlarımıza mı yönelmeliyiz?

Ben nasıl pür sayısalcı iken sözele yöneldiysem. Mesela aynı şey benim kardeşim içinde geçerli. Benim kardeşim Kamu Yönetimi mezunu. Hayatı boyunca sözelciydi. Ama üniversite yıllarında bilgisayara merak sardı. Bu merakını geliştirdi ve Bilgisayar Mühendisliğinde yüksek lisans yaptı. Hem de tamamen akademik bir okulda ve teorik temelli bir yüksek lisans yaptı. Yani bunun diğer bir noktası da, hep şu Alman sistemini örnek verirler. Önceden öğrencilerin yeteneklerini belirleyip ona göre yönlendirmek. Yok, böyle bir şey arkadaşlar. Bana şahsi olarak soruyorsanız bunun insan haklarına aykırı bir yöntem olduğunu düşünüyorum. İnsanları bir şekilde serbest bırakacaksınız. Kendi kariyerlerini çizmeleri gerekiyor. Burada bu soruya özellikle cevap vermek gerekiyorsa evet, kendi isteğinize göre kendinizi yetiştirmeniz gerektiğini düşünüyorum. Kariyerinizi de buna göre yönlendirmeniz gerektiğini düşünüyorum ama önünüze farklı imkânlar farklı fırsatlar çıktığında bunu yapabileceğinizi düşünüyorsanız, sonradan bu kariyere de yönelmeyi düşünüyorsanız, bence kötü bir şey olduğu düşünmüyorum. Bunu da denemeniz gerektiğini düşünüyorum ve bununla alakalı tonlarca örnek var.
Bir de şu konuda araştırma yapmak gerekiyor. Ben çok fazla bir şey görmedim. Ya da tabi belki alanımla alakalı değil çalışma ekonomisi ile alakalı. Kaç kişi mezun olduğu alanla alakalı çalışıyor? Çalışmamızın iki nedeni olabilir. Bir istemiyor olabilir. İkincisi şartlar o şekilde yönlendiriyor olabilir. Karşımızda örnekler var. Bu konuda çok sınırlayıcı düşünülmemesi gerekiyor. Hatta bizim bölümden mezun olan bir öğrencim var. Tarih’ten yüksek lisans yapacak. Çok meraklı çok ilgili. Alanda da çok ilgili ve başarılı. Şu an da Açık Öğretim de Tarih okuyor ve yüksek lisansa başladı. Tabi bu çok genel bir cevaptı. Kendinizi sınırlamamanız gerektiğini düşünüyorum. Bu benim felsefi yaklaşımım.

ilhan-varank-1BÖTE mezunlarının akademisyenliği seçmeleri ile alakalı neler söyleyebilirsiniz?

Tabi akademisyenlik bir tercih meselesi. Yani tercih edenler olur, etmeyenler olur. Bu öğrencilerin tamamen kendi isteği, ama seçenler için ben özellikle birkaç şey söylemek istiyorum. Birincisi kendinizi BÖTE diye bir şeye şartlandırmamanız gerekiyor. Bizim temelimiz öğretim psikolojisi demiştik. Öğretim psikolojisi de öğrenme davranışlarını inceler. Öğrenme davranışlarını veya öğrenmeye dayalı insan davranışlarını içeren her türlü alana yönelebilineceğini düşünüyorum. Mesela az önce verdiğim Tarih örneği bunu belki çok destekleyen bir örnek değil ama arkadaşların insan davranışıyla alakalı her türlü alanda yüksek lisans doktora yapabileceklerini ben düşünüyorum. Yani perspektiflerini daraltmamalarını tavsiye ediyorum. Mesela ne yapabilirler? Bir İşletme bölümünden yüksek lisans veya doktora yapabilirler. Akademik kariyerlerini İşletme’ye yönlendirebilirler. Biliyorsunuz İşletme’nin İnsan Kaynakları diye bir alt alanı var. Türkiye’de böyle algılanmış. Ben Ohio State’de yüksek lisans yaparken Eğitim Fakültesi’nin altında İnsan Kaynakları diye bir bölüm vardı. Bizde yaygın olmadığı için, yüksek sistemimiz belli kalıplara sıkıştırıldığı için belki eğitim fakültesi altında bu yok ama olabilirler. Ölçme değerlendirmeye yönelebilirler. Ölçme değerlendirme tamamen davranış ölçen bir alan veya öğrenme çıktıları ölçen bir alan. Mesela Bilgisayar Mühendisliğine yönelebilirler. Tarih’e yönelebiliyorlarsa Bilgisayar Mühendisliğine de yönelebilirler. Yani benim kendi perspektifimden kendi bakış açımdan bilgisayar mühendisliği BÖTE’ye ne kadar yakınsa Tarih de o kadar yakındır. Yine bu söylediğimi yüzde yüz desteklemiyorum. Niye? Bizde bilgisayar dersleri var ama genel çerçeve, büyük resim itibariyle böyle bir ilişki kurabiliriz. Ama arkadaşlar kendilerini sınırlamasınlar. Her türlü psikolojiye yönelik sosyal alanda akademik kariyeri seçebileceklerini düşünüyorum. Tabi ki BÖTE’yi de çok rahat bir şekilde seçebilirler ama BÖTE’yi seçtiklerinde de mutlaka ama mutlaka baksınlar BÖTE ile alakalı alanlar nedir? Ne gelişiyor? Bu bilgiye sahip olmaları gerekiyor. Bunu söylememin nedeni de bu gelişmeleri biz çok fazla takip edemiyoruz. Hem ben doktorayı bitirdikten sonra baktım iki üç tane alan zirve yapmış ve aşağı doğru iniyor. Mesela ben mezun olduktan sonra Learning Science diye bir şey çıktı. Şimdi Learning Analytics diye bir şey ortaya çıktı. Yani bunlar belki konsept olarak vardı ama etiketlemesi falan yeni oldu. Bunlarla alakalı çalışıyorlar. Kendilerini Türkiye’deki aldıkları derslerle sınırlayıp doktora yapmamaları gerektiğini düşünüyorum. Gözleri mutlaka dışarıda olsun.

BÖTE bölümlerinde daha çok uzmanlaşma derslerinin olması gerekmiyor mu? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında biz bölümümüzde böyle bir müfredat çalışması yapmıştık. Düşüncemize göre şöyle bir yaklaşımımız olmuştu. Sonuçta burası öğretmen yetiştiriyor ama Öğretim Teknoloğu diye bir realite var ve devlet okullarında yok ama özel okullarda çok revaçta. Piyasanın böyle bir talebi var. Akademilerin talebi var. Biz mesela kendi içimizde böyle bir uzmanlaşma müfredatı yapmıştık. Orda da Öğretim Teknoloğu ve Bilgisayar Öğretmeni olarak ayırdık. Öğretim Teknologluğu altında Öğretim Teknoloğu olarak çalışmak isteyenler, akademi de Öğretim Tasarımcısı olarak çalışmak isteyenler diye dallara ayırdık. Ondan sonra bilgisayar öğretmeni olanlar için, böyle yazılıma yönlenmek isteyenler, grafik tasarımına yönelmek isteyenler diye böyle bir müfredat çıkarmıştık. İşte bu müfredata baktığımız zaman şöyle bir realite karşımıza çıktı. Genelde şöyle bir eğitim var aslında. Derslerimizi üç kredi dört kredi gibi düşünürsek, dünya da şöyle bir trend var. Bir öğrencinin üniversiteden mezun olabilmesi için 120 kredi alması gerekiyor. Bizde sayı artıyor tabi bölümden bölüme değişiyor. Bizim şu anda 140 kredi. Bu kadar kredi aslında bizim her alanda uzmanlaşacak miktarda ders almamızı sağlıyor. Ben burada şunu söylemek istiyorum. Tamam, arkadaşlarımız haklı uzmanlaşmaya gidilmesi gerekiyor belki ama bizim kendi anladığımız şekilde, tasarladığımız müfredatta Öğretim Tasarımcısı, Öğretim Teknoloğu, Yazılımcı, Grafikçi belki buna bir iki şey daha ekleyebilirsiniz. Bütün bunları bile kapsasanız bizim hali hazırda müfredatımız bütün uzmanlık alanlarıyla alakalı dersleri almaya yetiyor. Hatta ve hatta yaklaşık yetmiş seksen kredisini tamamlıyor. Bunun haricinde kalan 30 veya 40 krediyi de ben kesinlikle ve kesinlikle arkadaşlara hiçbir sınır olmadan işletmeden, psikolojiden işte mühendislikten falan almaları gerektiğini düşünüyorum. Arkadaşınızın sorduğu soruyu ben evet yapılması gerektiğini söylüyorum. Ama hali hazır da elimizde bu imkân var. Yani bunun belli bir kısmını yapıyoruz.

13728988_1745736725700982_5882001993530483682_n

Trendlerin BÖTE bölümüne katkısı ve etkisi neler olabilir?

Bu da önemli bir soru. Şimdi trend dediğimiz olay o da yoruma açık. Benim örneklerle gitmem gerekiyorsa Türkiye’de mesela size şu andaki trendleri söyleyeyim. Şu anda bizim en çok karşımıza çıkan trendlerden bir tanesi FATİH Projesi. İkincisi yeni başlayan Kodlama Eğitimleri. Üçüncüsü Öğretim Teknologluğu. Dördüncüsü de bu Kurumsal Akademiler. Yani bizim karşımıza çıkan ve çözüm ürettiğimiz trendler bunlar. Şimdi bunlar tabi ki bizi çok etkiledi. Mesela kurumsal akademilerin Öğretim Teknologluğu bizi bölüm olarak çok etkiledi. Biz derste kullandığımız örnekleri genellikle bu trendlere göre veriyoruz ve öğrencilerimizi de bu trendlere göre yönlendiriyoruz. Kontrol edebildiğimiz trendler bunlar. Şimdi kodlama eğitimi çıktı. Kodlama eğitimi de bizi çok ilgilendiriyor ama burada kodlama eğitimini kim verecek, nasıl verecek? Bu sorular söz konusu. Şimdi bunu oturup tabi ki tartışmamız düşünmemiz gerekiyor. Kodlama eğitimi Dünya’da da yeni olan bir trend aslında. Çünkü bu ekonomik gelişme ile alakalı bir şey. Bir de kodlama eğitiminin büyük resmi var. Biliyorsunuz üç, dört yıl önce bu Code.org diye bir site açıldı. Bu sitenin açılmasının sebebi tamamen Amerika’nın kendinin kod yazıcı ihtiyacı anlamında ileriye yönelik bir projeksiyon yapması, belirli miktarda kişiye ihtiyacının olduğunu belirlemesi, bunun Amerika içerisinde yetişmesi vs. yapılması gerektiği. Şimdi maalesef bizde oradan kopyalıyoruz. Kodlama eğitimi burada var ve bizde bunu alalım. Şimdi bizim burada yapmamız gereken bu kodlama eğitimi bize ne kadar etki edecek? Kim yapar? Kim kodlama eğitimi verir? Kodlama eğitimine bizim ihtiyacımız var mı? Ne kadar ihtiyacımız var? Veya şu an ki sistem bu ihtiyacımızı karşılıyor mu? Karşılamıyor mu? Mesela şu anda bunu tartışmaya geçmedik ama şu an da bizim kavgamız Kodlama eğitimi nasıl olacak? Kim verecek? Nasıl verecek? Şunu da söyleyelim mesela Kodlama Psikolojisi diye bir psikoloji yok. Yani kodlama eğitimi nasıl verilir? Bunun bir pedagojisi yok. Bunlar kodlama eğitiminin boyutları. Tabi ki bizi etkiliyor biraz ama benim şahsi görüşüm çok fazla “Bu trende de geçecektir.” e yönelik. Ama trendler etkiliyor.
FATİH Projesi var. FATİH Projesi şu aşamada gitmiyor, ilerleme sağlanamıyor. Ama burada da şöyle bir şey söz konusu, FATİH Projesi gibi projeler dünyada eski trend olmuş, eskide kalmış projeler. Dünyanın farklı yerlerinde olmuş, kullanılmış, test edilmiş, artıları eksileri tartışılmış vs. yapılmış. Bunların tabi bakılması, okunması ve incelenmesi gerekiyor. Zaten bu konuda bilgiler var. Bundan üç sene öncesine kadar bu da bizim alanımızı başta çok etkiledi. İşte bu materyalleri kim üretecek nasıl üretecek falan. Bununda artık bir etkisi kalmadı ve tartışılmıyor. Bundan sonrada olacağını düşünmüyorum. Ama FATİH Projesi bizi daha çok meşgul etti. Ben burada şunu söylemek istiyorum arkadaşlara. Eğer BÖTE de bir trend ile karşılaşırlarsa, o trend içine dalmak yerine bu trendin büyük resimdeki yeri nedir? Hiç birisi bizim kendi öz üretimimiz değil. Bu trendi nereden kopyaladık? Kopyaladığımız yerde bu trendi ortaya çıkaran gerçek ihtiyaç nedir? Bunlara bakıp o şekilde karar verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Her trend mutlaka bizi bir şekilde etkiliyordur ama arkadaşların bu trendlere kapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Mesela FATİH Projesi’nin trendine artık kapılmayın. Kodlama trendine biraz şüpheci yaklaşın. Ama bu kurumsal akademiler ve de Öğretim Teknologluğu gibi alanlar önemsenebilir. Mesela FATİH Projesi yerine Öğretim Teknologluğu trendini bence her arkadaşın önemsemesi gerekiyor.

 

İş başvurularında öğrencilerin yaptıkları çalışmaları sunmaları gerekmektedir. Bu kapsamda gözlemlediğiniz kadarıyla öğrenciler lisans hayatları boyunca düzenli olarak yaptıkları çalışmaları portfolyo şeklinde hazırlıyorlar mı? Eğer hazırlıyorlarsa hazırladıkları bu portfolyoları iş başvuru süreçlerinde sunuyorlar mı?

Bu da bizim tartıştığımız konulardan bir tanesi. Biz bunu nasıl yapmalıyız? Bu ne demek? Birincisi; BÖTE bölümü için söylersek, diğer bölümler için de geçerlidir ama her arkadaşın mutlaka kendi portfolyosunun olması gerekiyor. İkincisi her dersin projesinde ciddi çalışmaları gerekiyor. Yani ben portfolyoma koyacağım, karşı tarafta iş mülakatına gittiğimde karşı taraftaki kişiyi etkileyeceğim bir ürün ortaya çıkarmam gerekiyor. Çalışmalarını bu mantalite ile hazırlanmaları gerekiyor ve mutlaka her iş başvurusunda portfolyolarını yanında götürmeleri gerekiyor. Ben burada bir abartı söyleyeceğim. Test etmedim bunun için abartı diyorum ama realite geldiği zaman abartı olmadığını göreceksiniz. Çünkü birkaç kere test ettim ve size şunu söyleyeyim. Eğitim hayatınız da son iki yılında alanla alakalı yoğun dersleri alıyorsunuz. Bu dersler dediğimiz zaman karşınıza beş, altı tane ders çıkıyor. Ürün ortaya koyduğunuz ders dört veya beş tanedir. Bu sayı biraz artabilir. Altı tane ürünle mülakatta gidin arkadaşlar, mülakat yapan kişinin önüne koyun. Yüzde doksan o işin kabulünü alırsınız. Yani yüzde doksan o işe girersiniz. Bunun çeşitli nedenleri var, detaylarına girmek istemiyorum. Bunların hepsi tecrübe, çünkü iş mülakatı yapan kişileri de, iş başvurusu yapan öğrencilerimizi de tanıyorum. Bizim tartıştığımız şey burada bu merkezi portfolyo sistemi olsun mu olmasın mı? Biz BÖTE olarak bir portfolyo sistemi kuralım, herkes buraya çalışmalarını koysun. Merkezi bir yerden yönetelim mi ki ben merkezi yönetimlere her zaman karşıyım. Yoksa öğrencinin kendi portfolyosu mu olsun? Yani bu işin olmazsa olmazı portfolyo sisteminin herkeste olması gerekiyor. Ve bunun faydasını kesinlikle ve kesinlikle görecekler.

549254_10206285787814312_6207951665511828147_n

Yıldız Teknik BÖTE’ nin imkânları nelerdir?

Şimdi imkân meselesi bu da farklı cevap verilmesi gereken sorulardan bir tanesi. Ben bilgisayar imkânı olması, internet imkânı olması düşüncesine karşıyım. Yani bu olmaması gerektiği anlamına gelmiyor. Yani tabi ki bu olmazsa olmaz ve yapıyoruz bunu zaten. Yani imkân dediğimiz zaman fiziksel imkânları kesinlikle ve kesinlikle düşünmemeniz gerekiyor. Ben şunu yapıyorum, derslerimin önemli bir kısmında öğrencilerime cep telefonu kullandırıyorum. Bir sürü problemimi hallediyor. Bana ders anlatırken bir geri bildirim vermeleri gerekiyorsa hemen cep telefonundan dönüş yapıyorlar. Zaten onlarca araç var. Örneğin Google Tools var, benim kendi kullandığım Moodle sistemi var. Bunlar zaten hiç düşünülmemesi gereken şeyler, bunlara artık ulaşabiliyoruz.
Alt yapı dediğimiz zaman ya da imkân dediğimiz zaman, ben hocaları ne kadar zorlayıp ağızlarından bir şey alabiliyorum? Hocalar beni ne kadar yönlendirebiliyor? Hocalardan ne kadar farklı perspektif kazanıyorum? Olay bu arkadaşlar. Yoksa ben şu aşamada BÖTE bölümlerinin bilgisayar laboratuvarı açmalarına bile karşıyım. Niye karşıyım? Çünkü o bizi sınırlıyor. BÖTE bölümü öğrencilerinin hemen hemen hepsinin laptopu var. Şimdi ben 4. sınıflara laptoplarınızı getirin diyorum. Laptopu olmayan yok, herkes getiriyor. İnternet bağlantı sıkıntımı kendim hallediyorum zaten kampüs içinde internete bağlanabiliyoruz. Yani donanımsal olarak bir imkâna ihtiyacımız yok ama farklı perspektif kazandırmak için yapısal olarak öğrencinin şunu zorlaması gerekiyor. Yani okulunuz size Yandal yapma imkânı sağlıyor mu? Çift Anadal yapma imkânı sağlıyor mu? Her alanda sağlıyor mu? Her alanda bunun sağlanılması gerekiyor. Yani kurumsal sıkıntılar oluyor. Şu anlamda, gerçekten çok fazla öğrenci var. Yani bir İnşaat Mühendisliğinde Yandal yapmak ister misiniz istemez misiniz onu bilmiyorum ama bir sürü inşaat mühendisi öğrencileri var. Hocaların gücü yetmiyor. Ama şunu unutmayın, bir İşletme de Yandal yapma imkânı sağlıyor mu? Bir rehberlikte Yandal, Çift Anadal yapma imkânı sağlıyor mu? Asıl sağlanan imkânlar bu ve gerisi çok önemli değil. Kesinlikle bir şekilde üstesinden gelinebilir problemler ama bu problemlerin üstesinden biz bir şekilde gelemiyoruz. Niye gelemiyoruz onu da anlayamıyorum.

Yıldız Teknik BÖTE mezunları hangi alanlarda nerelerde çalışıyorlar?

Yine bazı arkadaşların kızacağı şeyler söyleyebilirim. Onlar kızmasınlar. Biz genelde bölüm olarak öğrencileri piyasa da çalışmaya yönlendiriyoruz. İlk tercihlerinin KPSS olmaması gerektiğini söylüyoruz. Ve bu bağlamda çalışmalarımızı yapıyoruz, yani derslerimizi bu bağlamda tasarlıyoruz. Öğretim Teknolojisi söz konusu olduğu zaman okullarda Öğretim Teknologları ne iş yapar? Neleri bilmesi gerekiyor? Bir Öğretim Tasarımı dersinde biz tamamen piyasaya yönelik gerçek projeler yaptırmaya çalışıyoruz. Yani gidip bunu piyasadan bir öğretim tasarımı yapın diyoruz. Bunun sebebi nedir? Bunun sebebi tamamen bizimle alakalı bir şey. Bizimle alakalı olmasının sebebi de burası İstanbul. Kurumlardan, şirketlerden zaten talep var. Özel okullardan Öğretim Teknologluğu için talep geliyor. Ve öğrencilerimizi de beğeniyorlar ve biz de bu alana yöneliyoruz. İşte bu şekilde öğrencilerimizi yönlendiriyoruz.
Diğer illerde okuyan arkadaşlar yani onlardan da özür diliyorum bu konudan dolayı ama bunu şunun için söylüyorum. Bizim öğrencilerimizin ilgili olanları hakikaten dördüncü sınıfın birinci ve ikinci dönemlerinde kendilerinden taviz vererek, boş zamanlarından taviz vererek özel okullarda Öğretim Teknoloğu olarak çalışıyorlar. Büyük şehirlerin dışında ki başka şehirlerde böyle bir imkân bulamayacaklarından dolayı ben bu şekilde bir yorum yapıyorum. Tabi ki ben başka bir şey söylemek istemiyorum. Keşke o arkadaşların da imkânları olsa. Keşke o arkadaşlar yaz tatillerinde gelip böyle büyük şehirlerde staj yapma imkânı bulsalar. Böyle yapsalar onlarda bu imkânları görseler. Ama bizim öğrencilerimizin, iş bulan arkadaşların önemli bir kısmı Milli Eğitim de KPSS’ ye girip te öğretmenlik yapan arkadaşlar değil kurumsal akademilerde ve özel okullarda Öğretim Teknoloğu olarak çalışan arkadaşlar. Bir de bu tabi ilgi meselesi.
Bir realiteyi de söylemek istiyorum. Elimde sayısal bir veri yok, öğrencilere sorarak bunu kontrol ettim. Yani biz bu konuda hakikaten öğrencileri Öğretim Teknoloğu olarak, Öğretim Tasarımcısı olarak veya kurumsal akademilerde çalışsınlar diye çok yönlendiriyoruz. Ama bize mesela yetmiş tane öğrenci geliyor ve altmış, yetmiş kişi mezun oluyor. Bu şekilde ancak 10 ya da 15 öğrenciyi yönlendirebildiğimizi görüyorum. Geriye kalanları çok fazla ilgi göstermiyor. Biz zaten ilgili arkadaşlarla ilişkilerimizi devam ettiriyoruz ve onlardan geribildirimler alıyoruz. Ama böyle bir realite de var. Yani 4. sınıfa gelip de halen bir şeye ilgisi olmayan işi oluruna bırakan ki bu çok çok yanlış bir şey, arkadaşlarımız çoğunluğu oluşturuyor.

Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Genel olarak burada her şeyden bahsettim. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Arkadaşlarımızın gözü 3. sınıftan sonra mutlaka dışarıda olsun. Alanla alakalı piyasada ne yapılıyor? Ne ediliyor? Bunları bir görsünler. Ondan sonra derslerle bir karşılaştırmasını yapsınlar ve şunu görecekler. Bunu zaten çalışan birçok arkadaşımız söylüyor. “Biz mezun olduğumuz zaman bir şey bilmiyoruz gibi düşünüyorduk. Ama hakikaten bayağı bir bilgi ve beceri ile buradan mezun oluyoruz. Ve bunları çok rahat bir şekilde kullanabiliyoruz”. diyorlar. Ama işte keşke bunu mezuniyetten önce görseler. Şu anlamda diyorum. Derslerini o gözle dinleseler. “Biz bunu bileceğiz ama piyasada şuna da ihtiyaç var. Ben bunu hocaya sorayım. Hocayı zorlayayım. Hoca bize o yönde eğitim versin. Sorularımızı, ihtiyaçlarımızı karşılasın.” şeklinde bir eğilime girmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bunun yani olayın yüzde sekseni olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle ve kesinlikle ihmal etmesinler. Özellikle üçüncü sınıfın ikinci döneminden sonra mutlaka ve mutlaka gözleri dışarı da olsun. Sadece okula derse gelsinler.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir